Hastalıklı İdeolojik Saplantılılara Rağmen…

0
24

İdeolojik saplantılı olanların ettiğini, bu dünyada kimse kimseye etmemiştir herhalde.  Sınırlı bir ömür yaşayan ve bunun idrakinde olan ender canlılardan olmasına rağmen insanın insana ettiği eziyeti, kendi türdeşlerine razı gören başkaca bir canlı bulmak yerkürede pek mümkün değildir.

Tüm dini ve ahlaki öğretilerin iyiliği, ahlakı ve edebi öncelemesine ve tavsiye etmesine rağmen, nedir bu kötülüğün saltanatının sebebi.  İçinden geçtiğimiz zamanda ahlaksal bu çöküntünün dayanağı nedir?  Eskiden de insanlık bu denli umutsuz bir halde miydi?  Bu dünyayı kendisine cehennem etmeyi başarmak bizim türümüzün bir tür laneti mi?  Bu kadar karamsar bir bakışın yaygınlaşması bizim zamanımıza mı özgü? Yoksa hep böyle miydi?  Bu soruları sonsuz bir dizi halinde uzatmak mümkündür.

Nazım Hikmet Ran

Bu sorular dizisini önümüze koyan en büyük etmen bence, bu topraklarda harman olmuş, bu toplumun ortak üretimi olan, Nazım Hikmet Ran ile Necip Fazıl Kısakürek gibi iki büyük şairin, edebi kimlik ve kişiliklerini sahiplenmek yerine, bu iki ismin siyasi ve ideolojik kimliklerini önceleyen bakış açısında gizlidir tüm cevaplar.

İsmet İnonü

İdeolojisini hayatın merkezine yerleştiren, hastalıklı ve saplantılı ruhlara teslim ediyoruz kamusal ve siyasi alanımızı.  Siyaseti bu küçük ve dar fikirli bağnazlara terk ediyoruz kendi elimizle.  Sığ, menfaatperver bu sürüngenlere bırakıyoruz tüm karar mekanizmalarını.  Özel yaşamımız, kariyerimiz, işimiz gücümüz hep daha önemli oluyor.   Siyasetin, ruhu aç bu çakal sürüsüne teslimi ise insanlığı uçurumdan uçuruma sürüklüyor.  Dertlerimize dert ediniyoruz.  Çürüme; yavaş yavaş ama fark ettirmeden, kanser gibi her tarafımızı sarıyor.  İsmet İnönü’nün söylediği gibi “ahlaklılar da ahlaksızlar kadar cesur olsa” keskesine eriştiren bir fasit dairenin içinde debelenip duruyoruz.

Peki bu ahlaklıların cesaretini kıran nedir? Rahat düşkünlüğü mü? Yoksa cahil cesareti denilen olguya sahip olmamaları mı? Bence, en azından günümüz açısından, en temel sorun konfor alanını terk edememek.  Orta gelir tuzağı olarak da formüle edilecek bu konfor beklentisi bizlerin geleceğini kap kara kılıyor.  Kendi geleceğine ve kendi yarınına sahip olma dürtüsünün insanlar arasında yaygınlaştırılması gerekiyor ve bir yerde balataları sıyırmak gerekiyor ve bağıra bağıra bir İSYAN halini stabil kılmak kaçınılmaz olmalıdır. Ya hep ya hiç diye bilmek, korkmadan, bağıra çağıra, çünkü yitirdiğimiz yarınımızdır…

Necip Fazıl Kısakürek

İnsanları, toplumsal olaylara kitle olarak motive eden temel argümanların tarihsel arka planın da hep ideolojik içerikli olmasının sorununu yaşıyoruz diğer yandan.  Tarihsel gelişim içinde, gücün belli bir zümre elinden, toplumla paylaşılması ideolojik bir arka plana dayanıyor maalesef.  Tarihin bu şekilde gerçekleşmesi ne kadar da talihsiz değil mi?…

Yukarıda da ifade ettiğim gibi edebi kimlikleri ile hem Nazım hem de Necip Fazıl bu toprakların önemli şairleridir.  Ancak, onların edebi kimlikleri ile sahiplenmek bizler için yeterli olmamıştır.  Hatta, Necip Fazıldan nefret eden kitlelerin büyük çoğunluğu onun şiirlerini okumamıştır.  Aynı durum Nazım Hikmet için de geçerlidir.  Bu iki büyük ozanın, iki büyük edebiyat insanının edebi kimlikleri yerine, yaşadıkları zamandaki aktüel siyasi kimlikleri sahiplenilmiştir.  Yani hastalıklı ideolojik saplantılarımıza teslim olmuşuzdur.  Bu durum dün nasılsa, bu günde aynen devam etmektedir. 

Bu topraklar, kendi evlatlarını buğday başaklarını öğütür gibi öğütmeye alışık maalesef.  Ancak bu makus talihi değiştirmenin zamanı artık gelmedi mi?  Bu kıyım, bu yıkım ve bu eziyet yetmedi mi artık? Yarınlarına güvenle bakan, birbirine inanan, birlikte bir gelecek inşa etmeye iman etmiş bir toplum olmak çok mu zor? Bunu gerçekleştirecek olgunluğa yetişmek için daha nice 6-7 Eylüllere, Madımaklara veya Başbağlara ya da daha adını koymadığımız nice katliamlara veya acılara sürüklenmemiz mi gerekiyor? Kendi ideolojilerimizin katillerini kutsamaktan, onları halk kahramanları ilan etmekten, onlara mitolojik hikâyeler uydurmaktan vazgeçmemiz gerekiyor artık… Yeni bir başlangıç için tarihin soluk hayaletlerini hayatlarımızdan çıkarmamız gerekiyor.

Hastalıklı ideolojik saplantılılara rağmen… Kendimizi olduğu gibi kabullenmeye başlayamaz mıyız? Bu topraklarda umudu, dayanışmayı, kardeşliği, insan olmanın onurunu yaşamamız çok mu zor?…


“Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız”

NAZIM HİKMET RAN

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

NECİP FAZIL KISAKÜREK

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here