Siyaset bilimi açısından üzerinde en çok düşünülen ve yazı kaleme alınan eser İtalyan düşünür ve devlet adamı Niccolo Machiavelli tarafından 16.yy başında kaleme alınana Prenstir. Machiavelli Prens’te siyaset teorisinin belki de en rahatsız edici sorusunu sormuştur, Bir hükümdar iktidarı nasıl elde eder ve nasıl korur? Benzer sorgulamayı, devlet adamlarına ögütler derlemesi olarak nitelenebilecek Siyasetname adlı eserinde yapan Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk’den farklı olarak Machiavelli eserinde prense erdem, sadaket, liyaket ve halkın güvenini gözetmesini ögütlemez. Tam tersine onun tavsiyeleri saf gerçeklik üzerinden ve insanın doğasındaki zayıflıklara odaklanarak şekillenir.
Machiavelli’ye göre siyaset, insanların nasıl davranmaları gerektiği üzerinden değil, gerçekte nasıl davrandıkları üzerinden anlaşılmalıdır. Bu nedenle hükümdarın başarısı ahlaki erdemleri ne ölçüde temsil ettiğinden ziyade, iktidarını ne ölçüde koruyabildiğiyle ölçülür. İnsan doğasındaki hırs, korku, çıkarcılık ve sadakatsizlik eğilimlerini siyasal hayatın değişmez unsurları olarak kabul eden Machiavelli, prensine bu gerçekleri dikkate alan pragmatik ve sonuç odaklı bir yönetim anlayışı tavsiye eder.
Taht Oyunlarının (Games Of Thrones) yazarı George R. R. Martin ve dizi senaristlerinin baş ucundan eksik etmedikleri eserlerin başında kesinlikle Niccolo Machiavelli’nin “Prens” eseri gelmektedir. Her hane ve o hanelerin yöneticilerin “Demir Tahta” ve “Yedi Krallığa” hükmetme mücadelesinin anlatıldığı bu fantastik hikayede, güçlü bir haneye bağlı olmakasızın iktidar mücadelesinde masada hep yer bulan ve bu konumunu pragmatizimin zirvesi hamlelerle elde eden Petyr Baelish, namıdiğer “Serçeparmak” okurların ve dizinin takipçileri için en rahatsız edici karakterlerden birisidir.
Serçeparmak kişisel çıkarlarının peşinde koşarken, karşısındaki karakterleri manipüle etme konusunda da mahirdir. Serçeparmak’ın başlıca özelliklerini şu şekilde tanımlamak mümkündür: Dostluk, sadakat ve ittifak görüntüsü altında hareket eder, buna karşın kendi çıkarı için en ölümcül darbeyi yapmaktan aşla çekinmez. Karşısındaki kişilerin zaaflarını dikkatle analiz eder, onları kendi amaçları doğrultusunda yönlendirir ve ortaya çıkan kaostan kendisine yeni fırsatlar yaratır. Onun için ilkeler değil sonuçlar, sadakat değil çıkarlar, istikrar değil fırsatlar önemlidir. Kalıcı dostluklara veya düşmanlıklara inanmaz; yalnızca geçici çıkarlara dayalı ilişkiler kurar. Bir ittifaka katılırken o ittifakın başarısından çok, kendisine sağlayacağı avantajı dikkate alır. Nihai hedefi belirli bir ilkeye hizmet etmek değil, güç merkezine mümkün olduğunca yaklaşmaktır.
Bu yönleriyle Serçeparmak, Machiavelli’nin eserlerinde tasvir edilen pragmatik siyasetçinin kurgusal dünyadaki en başarılı temsillerinden biridir. Nitekim günümüz Türk siyasetindeki milletvekili transferleri de tam olarak bu kurgusal karakterin ‘kaosu bir merdiven olarak görme’ pragmatizmiyle bizce örtüşmektedir.
Türkiye siyasi tarihi, parti değiştiren ve siyasi kariyerlerini farklı partiler arasında geçişler yaparak sürdüren çok sayıda örneğe tanıklık etmiştir. Kamuoyunun hafızasına “Fırıldak Kubilay” olarak kazınan Kubilay Uygun vakası bu olgunun en bilinen örneklerinden biridir. Mevcut yasama döneminde TBMM yeni Kubilay Uygun’u İYİ Parti saflarında siyasete başlayıp daha sonra CHP’ye, ardından da AK Parti’ye geçen Nimet Özdemirdir.
TBMM her dönemde vekil transferleri olmuştur. Bunların en sansayonel olanı “Güneş Motel Vakası” olarak anılan ve Ecevit tarafından hükümet kurmak için AP transfer edilen 11 adet vekildir. Bu tarihi olayı da şık şık siyasi eleştiri konusu yapanların başında da Ak Partiler gelmektedir. Vekil transferlerinin eleştirilmesinden daha doğal bir şey olamaz. Özellikle Türkiye gibi milletvekili seçimlerinin D’Hondt sistemiyle yapıldığı ve seçmenlerin büyük ölçüde adaylardan ziyade parti listelerine oy verdiği gerçekliği karşsında, seçmenin iradesi vekilin kişiliğinden çok partinin kurumsal kimliğinde ortaya çıkmaktadır. Seçmen sandığa giderken çoğu zaman listedeki tüm adayları tanıyarak değil, partinin programına, kimliğine ve siyasi çizgisine güvenerek tercih yapmaktadır.
Bu nedenle bir milletvekilinin seçildiği partiden istifa ederek başka bir siyasi partiye katılması, hukuken ve yasal olarak meşru olmakla birlikte, demokratik temsil ve siyasi etik bakımından helal olmadığı bizce tartışmasızdır. Çünkü seçmenin belirli bir siyasi partiye yönelttiği iradenin, seçim sonrasında farklı bir siyasi partinin hanesine yazılması sonucunu doğurmakta ve temsili demokrasi açısından irade sahibi olan seçmenin fikri alınmaksızın bu gerçekleşmektedir. Milletvekilinin seçildiği partiden istifa ederek, bir başka partiye transfer olması seçmen iradesinin sıfırlanması anlamına gelmektedir. Bu durum siyasi etik kaygıları da peşinden getirmektedir.
Üstelik bu süreç yalnızca tek başına milletvekilinin iradesiyle gerçekleşemez. Trasnfer işlemi milletvekilinin iradesi kadar onun katılımını kabul eden siyasi partinin de iradesini gerektirmektedir. Dolayısıyla ortaya çıkan sonuçtan yalnızca transfer olan milletvekilleri değil, bu transferleri teşvik eden veya kabul eden siyasi partiler de sorumludur. Siyasi etik açısından sorgulanması gereken husus yalnızca gidenler değil, aynı zamanda onları bünyesine katanlardır da.
Sorun tekil transferlerin yarattığı etik erezyonla sınırlı değildir. Dikkat ve kaygı verici olan, bu tür davranışları siyasi habitatı olumsuz şekilde enfekte etmesidir. Kısa vadede meclis aritmetiğini değiştirmeye yönelik pragmatik hesaplar (anayasa değişimi için gerekli sandalye sayısına ulaşmak gibi) siyasi aktörlere avantaj sağlayabilir. Ancak uzun vadede bunun bedelini siyaset kurumu bütünüyle öder ve ödemiştirde. Zira temsil ilişkisinin aşınması, seçmenin iradesinin araçsallaştırıldığı yönündeki algıyı güçlendirecek; bu da siyasetçiye, siyasi partilere ve demokratik kurumlara duyulan güveni daha da zayıflatacaktır. Dahası, bu tür transferlerle elde edilen sayısal üstünlüklerin ortaya çıkaracağı yasama iradesinin meşruiyeti de kamuoyu nezdinde tartışmalı hale gelecektir. Hukuken geçerli olan her işlem, demokratik meşruiyet bakımından aynı ölçüde ikna edici olmaktan git gide uzaklaşacaktır.
Siyaset kurumuna ve siyasetçilere duyulan güvenin ciddi bir erozyona uğradığı, demokrasinin dünya genelinde karizmatik otoriter liderlikler karşısında mevzi kaybettiği bir dönemde, siyasi sistemin bu şekilde enfekte edilmesi demokrasinin yaşadığı mevzi kaybını daha da büyütme riski taşımaktadır. Bu nedenle demokratik hassasiyeti olan kesimlerin bu tür hamlelere hep ihityatla yaklaşması gerekmektedir. Demokrasi yalnızca seçimlerden değil, seçmenin iradesine duyulan saygıdan da beslenir. Bu saygının aşınması ise nihayetinde bütün siyasi aktörlere bir maaliyet çıkaracaktır.
Bu olası tabloya ek olarak TBMM’nin mevcut 28. Yasama Dönemi, milletvekili hareketliliği bakımından da önemli ve vahim bir tablo ortaya koymaktadır. Bugüne kadar çeşitli partilerden ayrılan milletvekillerinden 16’sı AK Parti’ye, 14’ü CHP’ye katılmış, 9 milletvekili ise bağımsız kalmayı tercih etmiştir. CHP’ye katılan 14 milletvekilinden ikisi daha sonra partiden ayrılmış; bunlardan biri AK Parti’ye geçerken, Ümit Dikbayır ise şimdilik bağımsız milletvekili olarak görevine devam etmektedir.
Bu veriler, 600 sandalyeli TBMM’de yaklaşık her 16 milletvekilinden birinin seçim sonrasında siyasi aidiyetini değiştirdiğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle, seçimlerde ortaya çıkan siyasi tablonun yaklaşık yüzde 6’sı yasama dönemi içerisinde yeniden şekillenmiştir. Bu oran TBMM grubu olan Yeni Yol grubunu oluşturan partilerin toplam oyundan fazladır.
Önümüzdeki dönemde Özgür Özel ve arkadaşlarının olası parti kurma senaryosu, bu sayının daha da artması ihtimalini doğurmaktadır. Nitekim mevcut veriler, TBMM’nin 28. Yasama Dönemi’nin milletvekili transferleri açısından uzun yıllardır görülmeyen bir seviyeye ulaştığını göstermektedir. Bu yönüyle 28. dönem, “Fırıldak Kubilay” olarak bilinen örneklerin ve yoğun parti değiştirmelerin yaşandığı 21. Yasama Dönemi’nden bu yana en hareketli yasama dönemlerinden biri olarak kayda geçmeye aday görünmektedir. Unutulmamalıdır ki 21. yasama döneminden sonra yapılan 2002 seçimlerinde seçmen bu tabloya TBMM temsil edilen tüm siyasi partileri baraj altı bırakarak cevap vermiştir.
Bu nedenle milletvekili transferleri kısa vadede bazı siyasi aktörlere aritmetik avantajlar sağlayabilse de, uzun vadede siyaset kurumunun tamamına maliyet üretebilmektedir. Tarih göstermektedir ki seçmen, temsil iradesinin aşındığına ve siyasetin ilkesiz bir pragmatizme teslim olduğuna kanaat getirdiğinde, tepkiyi yalnızca bireysel siyasetçilere değil, bütün bir siyasi düzene yöneltebilmektedir.



