SPORUN DOKUNULMAZLIĞI MİTİ
Başta IOC olmak üzere tüm uluslararası spor federasyonlarının varlığı, sporun kendine özgü niteliği, küresel ölçekte yeknesak kurallara duyulan ihtiyaç ve spor uyuşmazlıklarının merkezi bir yapıda çözümlenmesi gerekliliği gerekçeleriyle meşrulaştırılmıştır. Bu zamanla spor kuruluşlarının fiilen hukuki ve kurumsal bir dokunulmazlık alanına sahip oldukları yönündeki algıyı da beraberinde getirmiştir.
Uzun yıllar boyunca bu normatif yapının temel dayanağı, sporun kendine özgü niteliği nedeniyle devlet müdahalesinden mümkün olduğunca uzak tutulması gerektiği yönündeki sporun otonom bir yapıda kalması anlayışı olmuştur. Bu yaklaşım çerçevesinde spor kuruluşlarının kendi kurallarını koyma, uygulama ve yorumlama yetkilerinin geniş ölçüde korunması gerektiği kabul edilmiş; hatta bazı yazarlar tarafından sporun, klasik hukuk düzenlerinin dışında kalan özel bir düzenleme alanı oluşturduğu ileri sürülmüştür. Bu nedenle Lex Sportiva, uzun yıllar boyunca fiilen bir “sporun dokunulmazlığı” anlayışıyla birlikte değerlendirilmiştir.
Son yıllarda insan hakları hukuku, rekabet hukuku, serbest dolaşım ilkeleri ve devlet egemenliğine ilişkin kamu hukuku normlarının giderek artan etkisi, spor kuruluşlarının düzenleyici faaliyetlerini daha yoğun bir hukuki denetime tabi kılmaya başlamıştır. Özellikle Avrupa Birliği Adalet Divanı kararları ve ulusal rekabet otoritelerinin müdahaleleri, sporun mutlak özerkliğine dayanan geleneksel anlayışın aşınmakta olduğunu göstermektedir. Bu yapısal ve hukuki tartışmaya ek olarak Uluslararası Spor Örgütlenmesinin tepesindeki IOC, FIFA ve benzeri kurumların yöneticilerinin yolsuzluk, rüşvet iddiaları ile yitirdikleri saygınlıklarına ek olarak kapitalizm spor ekosistemini yozlaştırması ve sporun kendi içinde barındırdığı etik değerlerini gittikçe yitirdiği bir dönemde sporun otonom yapısı daha da kırılgan bir hale gelmiştir.
Bu bağlamda 2026 FIFA Dünya Kupası ve 2028 Los Angeles Olimpiyatları yalnızca sportif organizasyonlar değil, aynı zamanda Lex Sportiva’nın devlet egemenliği karşısındaki sınırlarının yeniden test edildiği küresel laboratuvarlar niteliğindedir. Özellikle vize kısıtlamaları, seyahat yasakları, güvenlik politikaları ve belirli ülke vatandaşlarına yönelik giriş sınırlamaları, spor kuruluşlarının yıllardır savundukları evrensellik, ayrımcılık yasağı ve siyasi tarafsızlık ilkeleri ile devletlerin egemenlik yetkileri arasındaki gerilimi görünür hale getirmektedir. Dolayısıyla günümüzde tartışılan mesele artık sporun özerk olup olmadığı değil; sporun özerkliğinin devlet egemenliği, insan hakları ve kamu hukuku normları karşısında hangi noktaya kadar korunabileceğidir.
FIFA’nın Özerklik Tutumu

FIFA, kuruluşundan bu yana sporun siyasetten arındırılması, sportif özerklik ve “siyasi tarafsızlık” ilkelerini kurumsal kimliğinin temel unsurları olarak benimsemiştir. Bu yaklaşım, zaman içerisinde FIFA’nın ve ona bağlı kıtasal federasyonların (UEFA vb.), sporun ulusal siyasi otoritelerden bağımsız olarak yönetilmesi gerektiği yönündeki anlayışı savunmalarına ve bu çerçevede Lex Sportiva doktrinine dayanan özerk bir düzenleyici otorite iddiası geliştirmelerine zemin hazırlamıştır. FIFA Statüsü’nün 15(c) maddesinde yer alan, üye federasyonların işlerini bağımsız biçimde yürütmeleri ve üçüncü kişilerin müdahalesinden uzak kalmaları yönündeki yükümlülük, bu yaklaşımın en somut normatif tezahürlerinden biridir.
FIFA’nın bu ilkeyi uygulama biçimi tarihsel süreçte iki temel kulvarda gelişmiştir. Birincisi üye federasyonların bağımsızlığının korunması (iç özerklik), ikincisi küresel jeopolitik krizler karşısındaki tutum (dış tarafsızlık).
FIFA, futbolun hükümet müdahalelerinden uzak, evrensel ve uluslararası bir ortak payda olarak korunması gerektiği yönündeki tutumunu birçok olayda ortaya koymuştur. Bu yaklaşımın en dikkat çekici örneklerinden biri, aşağıda ayrıntılı olarak incelenecek olan, 2006 yılında Yunanistan Futbol Federasyonu’nun faaliyetlerinin askıya alınması ve Yunan kulüpleri ile milli takımlarının uluslararası müsabakalardan men edilmesine ilişkin FIFA kararıdır. Benzer nitelikteki çok sayıda müdahale ve yaptırım kararı da FIFA’nın sportif özerklik anlayışını yalnızca teorik bir ilke olarak değil, fiilen uygulanan kurumsal bir politika olarak benimsediğini göstermektedir.
FIFA’nın bu ilkeyi nasıl savunduğunu tarihsel örnekler ve hukuki dayanaklarıyla üç ana başlık altında inceleyebiliriz:
Üye Federasyonların Bağımsızlığı: Hükümet Müdahalesi Yasağı (Third-Party Interference)
FIFA’nın sportif özerklik anlayışının en görünür ve tavizsiz şekilde uygulandığı alan, ulusal hükümetlerin veya devlet organlarının kendi ülkelerindeki futbol federasyonlarının yönetimine müdahale etmeleridir. FIFA, futbol federasyonlarının yönetim, seçim ve karar alma süreçlerinin siyasi otoritelerden bağımsız biçimde yürütülmesini, uluslararası futbol düzeninin temel şartlarından biri olarak kabul etmektedir. Bu yaklaşımın normatif dayanağı FIFA Statüsü’nün 15(c) maddesinde yer alan, üye federasyonların işlerini bağımsız olarak yürütmeleri ve üçüncü tarafların etkisinden uzak kalmaları yönündeki yükümlülüktür.
FIFA’nın yorumuna göre “üçüncü taraf müdahalesi” yalnızca hükümetlerin doğrudan müdahalelerini değil; ulusal mahkemeler, spor bakanlıkları veya diğer kamu kurumları tarafından federasyonların özerk karar alma süreçlerinin etkilenmesini de kapsamaktadır. Bu nedenle FIFA, söz konusu ilkenin ihlal edildiğini değerlendirdiği durumlarda, ilgili federasyonun üyeliğini askıya almak ve ülkenin milli takımları ile kulüplerini tüm uluslararası organizasyonlardan men etmek dahil son derece ağır yaptırımlar uygulamaktadır.
Bu yaklaşımın en dikkat çekici örneklerinden biri 2006 yılında Yunanistan’da yaşanmıştır. Yunan hükümetinin futbol federasyonunun mali işlemleri ve yönetim yapısı üzerinde daha geniş denetim yetkileri öngören düzenlemeler kabul etmesi üzerine FIFA, bunun federasyonun bağımsızlığına müdahale teşkil ettiğini belirterek Yunanistan Futbol Federasyonu’nun üyeliğini askıya almıştır. Bunun üzerine Yunan hükümeti, FIFA’nın talepleri doğrultusunda ilgili mevzuatı değiştirmek zorunda kalmış ve askıya alma kararı kaldırılmıştır.
Benzer şekilde Kuveyt, 2007 ve 2015 yıllarında hükümetin spor federasyonlarının seçim ve yönetim süreçlerine ilişkin düzenlemeleri nedeniyle FIFA yaptırımlarına maruz kalmıştır. FIFA, söz konusu düzenlemelerin federasyonların bağımsızlığını zedelediğini ileri sürerek Kuveyt millî takımını ve kulüplerini uluslararası organizasyonlardan men etmiş, bu yaptırımlar uzun yıllar boyunca etkisini sürdürmüştür.
2022 yılında ise Hindistan Yüksek Mahkemesi’nin All India Football Federation (AIFF) yönetimine kayyum niteliğinde bir yönetim kurulu ataması üzerine FIFA, bu durumu açık bir “third-party interference” vakası olarak değerlendirmiş ve Hindistan Futbol Federasyonu’nun üyeliğini askıya almıştır. Ancak mahkeme kararının geri çekilmesi ve federasyon seçimlerinin yeniden gerçekleştirilmesinin ardından yaptırım kaldırılmıştır.
Aynı yıl Kenya ve Zimbabve’de hükümetlerin yolsuzluk iddialarını gerekçe göstererek futbol federasyonlarının mevcut yönetimlerini görevden uzaklaştırmaları üzerine FIFA her iki ülke hakkında da üyelikten askıya alma kararı vermiştir. FIFA’nın değerlendirmesine göre, müdahalenin gerekçesi ne olursa olsun, federasyonların yönetim yapısına devlet eliyle müdahale edilmesi sportif özerklik ilkesinin ihlali anlamına gelmektedir.
Bu örnekler birlikte değerlendirildiğinde FIFA’nın, sportif özerklik ve siyasi tarafsızlık ilkelerini yalnızca teorik bir söylem olarak değil, uluslararası futbol düzeninin korunması için uygulanan bağlayıcı normlar olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Nitekim FIFA, birçok durumda devletlerin yasama, yürütme ve hatta yargı organlarının işlemlerine karşı dahi üye federasyonların bağımsızlığını savunmuş; gerektiğinde ulusal egemenlik alanına giren düzenlemeler üzerinde fiili baskı oluşturabilecek yaptırımlar uygulamaktan kaçınmamıştır.
Ne var ki FIFA’nın ulusal hükümet müdahalelerine karşı sergilediği bu katı tutumun, özellikle devletlerin egemenlik yetkilerinin doğrudan söz konusu olduğu durumlarda aynı kararlılıkla sürdürülüp sürdürülmediği tartışmalıdır. Nitekim 2026 FIFA Dünya Kupası sürecinde Amerika Birleşik Devletleri’nin göç, vize ve sınır güvenliği politikaları karşısında FIFA’nın benimsediği yaklaşım, örgütün uzun yıllardır savunduğu sportif özerklik söyleminin sınırlarını yeniden gündeme getirmiştir.
Saha İçinde ve Ekipmanlarda Siyasi Mesaj Yasağı
FIFA, futbol sahasını bir siyasi propaganda veya protesto alanı olarak kullandırmamak için son derece katı kurallar uygular. Bu kapsamda FIFA ve Uluslararası Futbol Birliği Kurulu (IFAB), oyun kuralları ve ekipman talimatları aracılığıyla oyuncuların, teknik ekiplerin, federasyonların ve hatta taraftarların belirli davranışlarını sınırlayan ayrıntılı normlar geliştirmiştir. IFAB Oyun Kuralları Madde 4 uyarınca; oyuncuların, takımların veya federasyonların formalarında, iç çamaşırlarında veya stat içinde siyasi, dini veya kişisel sloganlar/semboller sergilemesi kesinlikle yasaktır.
Bu yaklaşımın temelinde, futbolun farklı siyasi görüşlere, dinlere ve ideolojilere mensup insanları bir araya getiren evrensel bir faaliyet olduğu ve bu nedenle siyasi tartışmalardan mümkün olduğunca uzak tutulması gerektiği düşüncesi bulunmaktadır. Bu doğrultuda FIFA ekipman talimatları; forma, içlik, kol bandı veya diğer ekipmanlar üzerinde siyasi, dini veya kişisel mesajlar, sloganlar ya da semboller kullanılmasını yasaklamaktadır. Benzer şekilde maç organizasyonları sırasında siyasi nitelik taşıyan gösteri ve protestolar da disiplin yaptırımlarına konu olabilmektedir.
Bu yaklaşımın en güncel örneklerinden biri, 2026 FIFA Dünya Kupası öncesinde Haiti Millî Takımı’nın formaları hakkında yaşanan tartışmadır. Haiti Futbol Federasyonu tarafından kullanılan formaların üzerinde, Haiti’nin bağımsızlık mücadelesinin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilen 1803 tarihli Vertières Muharebesi’ne gönderme yapan görseller yer almaktaydı. Ancak FIFA, söz konusu tasarımın ekipman talimatları kapsamında siyasi veya savaş içerikli bir mesaj olarak yorumlanabileceğini değerlendirerek formanın değiştirilmesini talep etmiş ve Haiti turnuva öncesinde yeni bir tasarım kullanmak zorunda kalmıştır. Her ne kadar Haiti Futbol Federasyonu ve forma üreticisi bu tasarımın siyasi değil tarihî ve kültürel bir göndermeden ibaret olduğunu savunmuş olsa da FIFA farklı bir değerlendirme yapmıştır1.
Benzer şekilde UEFA ve FIFA, kulüp müsabakalarında tribünlerde açılan siyasi nitelikli bayraklar veya pankartlar nedeniyle de düzenli olarak disiplin yaptırımları uygulamaktadır. Özellikle Katalan bağımsızlığını simgeleyen Estelada bayraklarının Barcelona taraftarları tarafından kullanılması veya bazı müsabakalarda Filistin bayraklarının sergilenmesi nedeniyle kulüpler hakkında para cezaları verilmiş olması, siyasi tarafsızlık ilkesinin yalnızca oyunculara değil taraftar davranışlarına da yansıtıldığını göstermektedir.
UEFA’nın Filistin bayrakları2, Katalan bağımsızlık sembolleri, asker selamı3 veya çeşitli siyasi pankartlar konusunda disiplin yaptırımları uyguladığı çok sayıda örnek bulunmasına rağmen, Avrupa Birliği tarafından da terör örgütü olarak kabul edilen PKK’nın sembol ve bayraklarının UEFA organizasyonlarında sergilenmesine ilişkin olarak aynı ölçüde görünür ve tutarlı bir disiplin pratiğinin bulunduğunu söylemek güçtür. Bu durum, UEFA’nın siyasi tarafsızlık ilkesinin uygulanmasında tutarlılık sorununun bulunduğu yönündeki eleştirileri beslemektedir.
Bu örnekler birlikte değerlendirildiğinde FIFA’nın siyasi tarafsızlık ilkesini yalnızca devlet müdahalelerine karşı ileri sürülen bir özerklik söylemi olarak değil, futbol faaliyetlerinin her aşamasında uygulanması gereken bağlayıcı bir norm olarak kabul ettiği görülmektedir. Nitekim FIFA, tarihî semboller, bağımsızlık mücadeleleri veya güncel siyasi tartışmalar arasında ayrım yapmaksızın, bunların futbol sahasına taşınmasını engellemeye yönelik oldukça katı ve müdahaleci bir yaklaşım benimsemektedir.
Küresel Jeopolitik Krizlerde Seçici Tarafsızlık ve BM Referansı

FIFA, devletler arasındaki siyasi uyuşmazlıklar, silahlı çatışmalar ve rejim krizleri karşısında tarihsel olarak futbolun siyasetten ayrılması gerektiğini savunmuş ve uluslararası müsabakaların mümkün olduğu ölçüde siyasi gelişmelerden bağımsız biçimde yürütülmesini amaçlamıştır. Bununla birlikte, FIFA’nın farklı krizler karşısında benimsediği tutum incelendiğinde, siyasi tarafsızlık ilkesinin her zaman aynı şekilde uygulanmadığı ve zaman zaman önemli tutarlılık tartışmalarına yol açtığı görülmektedir.
Bu durumun en dikkat çekici örneklerinden biri 1978 Arjantin Dünya Kupası’dır. Turnuva, General Jorge Rafael Videla liderliğindeki askerî cunta yönetimi altında gerçekleştirilmiştir. O dönemde Arjantin’de yaygın insan hakları ihlalleri yaşandığı, gözaltında yok olmalar, faili meçhuller ve işkence uygulamalarının sistematik bir nitelik taşıdığı uluslararası kamuoyu tarafından dile getirilmekteydi. Hatta bazı gözaltı ve işkence merkezlerinin Dünya Kupası müsabakalarının oynandığı stadyumların yakınında bulunduğu bilinmekteydi4. Buna rağmen FIFA, futbolun siyasi tartışmalardan ayrılması gerektiği gerekçesiyle turnuvanın yerini değiştirmemiş veya organizasyonu iptal etmemiştir. Sonuç olarak Dünya Kupası, Arjantin askerî rejimi tarafından uluslararası meşruiyet ve propaganda amacıyla kullanılabilmiştir. Tipki 1936’da Nazilerin olimpiyat oyunlarını kullandığı gibi.
Buna karşılık FIFA, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Apartheid rejimi döneminde çok farklı bir yaklaşım benimsemiştir. Irk ayrımcılığına dayalı spor politikaları nedeniyle Güney Afrika’nın FIFA üyeliği askıya alınmış ve ülke uzun yıllar uluslararası futbol organizasyonlarının dışında bırakılmıştır. Bu örnekte FIFA, siyasi tarafsızlık ilkesinden ziyade ayrımcılık yasağını ve sporun evrensellik ilkesini ön plana çıkarmış; böylece kendi normatif değerlerini koruma amacıyla siyasi sonuçlar doğuran bir karar vermekten kaçınmamıştır.
Benzer şekilde Yugoslavya’nın uluslararası futbol organizasyonlarından dışlanması sürecinde FIFA’nın tutumu dikkat çekicidir. Bosna Savaşı sırasında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kabul ettiği 757 sayılı karar uyarınca Yugoslavya’ya kapsamlı uluslararası yaptırımlar uygulanmış, FIFA da bu karar doğrultusunda Yugoslav milli takımını ve kulüplerini uluslararası organizasyonlardan men etmiştir. Bu örnek, FIFA’nın siyasi tarafsızlık ilkesini mutlak biçimde yorumlamadığını; uluslararası hukukun meşru kabul ettiği yaptırım rejimlerine uyum sağlayabildiğini göstermektedir.
Rusya’nın 2022 yılında Ukrayna’yı işgal etmesinin ardından alınan kararlar ise önceki örneklerden belirli ölçüde ayrılmaktadır. FIFA ve UEFA, herhangi bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi yaptırım kararı bulunmaksızın Rus milli takımlarını ve kulüplerini organizasyonlardan dışlamıştır. Özellikle FIFA’nın ilk aşamada tarafsız saha ve tarafsız bayrak formülleri üzerinde durmasına rağmen kısa süre içerisinde daha kapsamlı yaptırımlara yönelmesi, siyasi tarafsızlık ilkesinin uygulanmasında yeni bir yaklaşımın ortaya çıktığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmiştir.
Bu örnekler birlikte değerlendirildiğinde FIFA’nın siyasi tarafsızlık ilkesinin mutlak ve değişmez bir norm olarak uygulanmadığı görülmektedir. Aksine FIFA, bazı durumlarda futbolun siyasetten ayrılması gerektiğini vurgularken, bazı durumlarda ise insan hakları, ayrımcılık yasağı, uluslararası yaptırımlar veya küresel siyasi baskılar gibi faktörleri dikkate alarak doğrudan siyasi sonuçlar doğuran kararlar alabilmektedir. Dolayısıyla FIFA’nın tarafsızlık söylemi ile uygulamaları arasındaki ilişkinin, çoğu zaman ileri sürüldüğü kadar kesin ve tutarlı olmadığı söylenebilir.
FIFA’nın Kendi Normatif Taahhütleri ile Çelişki Sorunu
2026 FIFA Dünya Kupası bağlamında tartışılan seyahat ve giriş kısıtlamaları, yalnızca FIFA’nın uzun yıllardır savunduğu sportif özerklik ve siyasi tarafsızlık söylemi ile değil, aynı zamanda örgütün kendi normatif belgelerinde üstlendiği yükümlülüklerle açısından da bir tartışma ve çelişki yaratmıştır.
FIFA Statüsü’nün 3. maddesi, FIFA’nın “uluslararası alanda tanınan tüm insan haklarına saygı göstermeye ve bu hakların korunmasını teşvik etmeye kararlı olduğunu” açıkça ifade etmektedir. Maddenin lafzı, insan haklarına saygıyı belirli siyasi koşullara veya devletlerin tercihine bağlı kılmamakta; aksine FIFA’nın temel kurumsal değerlerinden biri olarak tanımlamaktadır.
Benzer şekilde FIFA Statüsü’nün 4. maddesi, ırkçılık da dahil olmak üzere herhangi bir temelde ayrımcılığı kesin olarak yasaklamakta ve ayrımcılık fiillerini FIFA’nın uygulayabileceği en ağır yaptırımlara konu olabilecek ihlaller arasında saymaktadır. Bu hüküm, FIFA’nın yalnızca spor alanında ayrımcılığa karşı çıkmadığını, aynı zamanda kapsayıcılığı ve eşit muameleyi kurumsal kimliğinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul ettiğini göstermektedir.
FIFA Statüsü’nün 2(a) ve 2(g) maddeleri ise örgütün temel amaçları arasında futbolun birleştirici, kültürel ve insani değerlerini geliştirmeyi ve müsabakaların bütünlüğünü tehdit eden uygulamaları önlemeyi saymaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Dünya Kupası’na katılan bazı ülkelerin taraftarlarının, aile bireylerinin veya medya mensuplarının ülkeye giriş imkânlarından fiilen mahrum kalması, turnuvanın kapsayıcılığı ve bütünlüğü bakımından ciddi sorular doğurmaktadır.
Öncelikle taraftarların ve aile üyelerinin sistematik biçimde dışlanması, Dünya Kupası’nın tarihsel olarak taşıdığı kültürel ve toplumsal anlamı zayıflatmaktadır. Dünya Kupası yalnızca sporcular arasında oynanan bir müsabaka değil, aynı zamanda uluslar arasında gerçekleşen geniş ölçekli bir sosyal ve kültürel etkileşimdir. Belirli ülke vatandaşlarının bu deneyime katılımının engellenmesi, turnuvanın evrensellik iddiasını doğrudan etkilemektedir.
İkinci olarak, bazı ülkelerin taraftarlarının serbestçe katılabildiği, bazılarının ise çeşitli kısıtlamalarla karşılaştığı bir ortamda, sportif rekabetin etrafındaki koşullar bakımından eşitsizlikler ortaya çıkmaktadır. Her ne kadar bu durum doğrudan saha içindeki sportif performansı belirlemese de, Dünya Kupası’nın bütün katılımcılar bakımından eşit erişilebilir bir organizasyon olduğu yönündeki algıyı zedelemektedir.
Üçüncü olarak, etkilenen ülkelerden gazetecilerin veya medya kuruluşlarının turnuvaya erişiminde ortaya çıkabilecek kısıtlamalar, organizasyonun küresel ölçekte şeffaf ve çoğulcu biçimde takip edilmesini de güçleştirebilir. Bu durum yalnızca haber alma özgürlüğü bakımından değil, turnuvanın uluslararası meşruiyeti bakımından da önem taşımaktadır.
Bu değerlendirmeler, FIFA’nın İnsan Hakları Politikası ve FIFA Dünya Kupası 2026 İnsan Hakları Çerçevesi ile birlikte ele alındığında daha da önem kazanmaktadır. Söz konusu belgelerde FIFA, Birleşmiş Milletler İş Dünyası ve İnsan Hakları Rehber İlkeleri doğrultusunda hareket edeceğini ve ev sahibi ülkelerden de aynı standartlara uygun davranmalarını beklediğini açıkça belirtmiştir.
Nitekim FIFA geçmişte ev sahibi ülkelerin insan hakları uygulamalarını yakından izlemiş ve özellikle 2022 Katar Dünya Kupası sürecinde insan hakları, ayrımcılık yasağı ve eşitlik ilkelerine ilişkin konuları sürekli gündemde tutmuştur. Buna karşılık, 2026 Dünya Kupası’nın ev sahibi olan Amerika Birleşik Devletleri bakımından benzer yoğunlukta bir kamusal denetim veya normatif baskının görülmemesi, FIFA’nın kendi insan hakları söylemini farklı durumlarda farklı yoğunlukta uyguladığı yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir.
Bu nedenle tartışma yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nin göç veya vize politikalarıyla sınırlı değildir. Esas mesele, FIFA’nın kendi tüzüğünde ve insan hakları belgelerinde üstlendiği yükümlülükleri, ekonomik ve siyasi ağırlığı farklı olan ev sahibi devletler karşısında aynı ölçüde uygulayıp uygulamadığıdır. 2026 Dünya Kupası süreci, bu açıdan FIFA’nın normatif taahhütlerinin tutarlılığını sınayan önemli bir test olmuş ve FIFA bu sınavdan başarılı şekilde geçememiştir.
1936 Berlin Olimpiyatları’ndan 2026 Dünya Kupası’na: Sporun Otonom Söyleminin Sınandığı Anlar
1936 Berlin Olimpiyatları, spor tarihinin en tartışmalı organizasyonlarından biri olarak kabul edilmektedir. Olimpiyatlar, Adolf Hitler liderliğindeki Nazi Almanyası tarafından uluslararası meşruiyet kazanmak ve rejimin ideolojik üstünlüğünü sergilemek amacıyla yoğun biçimde kullanılmıştır. Dönemin birçok siyasetçisi, gazetecisi ve insan hakları savunucusu organizasyonun boykot edilmesini talep etmiş olsa da, Uluslararası Olimpiyat Komitesi olimpik hareketin siyasi tartışmalardan bağımsız kalması gerektiği gerekçesiyle oyunları Almanya’dan almamış ve organizasyon planlandığı şekilde gerçekleştirilmiştir.
1936 Berlin Olimpiyatları, Nazi Almanyası’nın siyasi/ırkçı ayrımcılığı spor alanına taşımasının simgesi haline gelmiştir; rejim, kimi sporcu ve seyircilere yönelik ayrımcı uygulamalar ve sınırlamalar getirerek olimpik tarafsızlık ilkesini zedelemiştir. Bu örnekte ortak nokta, ev sahibi/güçlü devletin göç, vize ve sınır kontrolü yetkilerini siyasi veya ayrımcı amaçlarla kullanarak sporcuların ve federasyonların organizasyona eşit katılımını fiilen kısıtlamasıdır.
1936 Berlin Olimpiyatları ile 2026 FIFA Dünya Kupası’nın tarihsel konjonktürleri arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak metodolojik açıdan doğru olmasa da, iki dönem arasında dikkate değer yapısal benzerlikler bulunmaktadır. İnsan hakları doktrininin ve evrensel hukukun tarihsel gelişimi göz önünde bulundurulduğunda, bu benzerliklerin varlığı, insanlığın ortak kazanımları ve uluslararası spor organizasyonlarının siyasi özerkliği (bağışıklığı) açısından ciddi bir endişe kaynağıdır. Buna ek olarak, her iki organizasyonun da ortak bir soruyu gündeme getirdiği görülmektedir: Uluslararası spor kuruluşları, ev sahibi devletlerin belirli grupları dışlayan veya ayrımcı sonuçlar doğuran uygulamaları karşısında ne ölçüde sessiz kalabilir?
Berlin Olimpiyatları sürecinde temel tartışma Yahudilere ve rejim muhaliflerine yönelik ayrımcı uygulamalar etrafında şekillenmişti. 2026 Dünya Kupası sürecinde ise tartışma, belirli ülke vatandaşlarına yönelik vize politikaları, giriş kısıtlamaları ve sınır uygulamaları üzerinden ortaya çıkmaktadır. Özellikle bazı ülke vatandaşlarının turnuvaya erişiminin zorlaşması, belirli futbolcuların, hakemlerin, gazetecilerin veya taraftarların ülkeye girişlerinde sorun yaşaması ve bazı milli takım kafilelerinin olağan dışı güvenlik prosedürlerine tabi tutulduğuna ilişkin vakalar, Dünya Kupası’nın evrensellik iddiası bakımından yeni sorular doğurmaktadır.
Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği (ACLU) insan hakları direktörü Jamil Dakwar , organizasyon başlamadan önce Trump yönetiminin genel göçmen politikasının temel İnsan Hakları ve ABD anyasası açısından ciddi gerilemeler barındırdığını ve FIFA’nın kendi özerk ve supranasyonal konumu ile Trump yönetiminin bu anti demokratik ve insan haklarına aykırı tutumuna karşı bir duruş ve tavır alma çağırısında bulunarak; FIFA’yı insan hakları taahhütlerine uymaya, Trump’ın otoriterliğine boyun eğmemeye davet etmiştir 5. FIFA başkanı Infantino ise bu tartışmalar arasında Başkan Trump’a Aralık 2025’de Dünya Kupası kura çekiminde FIFA’nın ilk barış ödülünü vererek FIFA’nın kendi statüsünde benimsediği ilkelerine de açıkça aykırı bir tutum takınmış oldu. Bu ödül FIFA’nın kendi yöneticileri arasında bile ciddi tartışmalara yol açmıştır6.
Trump yönetiminin uygulamaya koyduğu seyahat, vize ve göç politikaları, Dünya Kupası tarihinin en geniş katılımlı organizasyonu olarak tanıtılan 2026 FIFA Dünya Kupası’nın evrensellik iddiasını ciddi biçimde tartışmalı hâle getirmiştir. FIFA Başkanı Gianni Infantino, 48 takımın katılımıyla gerçekleştirilen yeni formatı “tarihin en kapsayıcı ve en geniş katılımlı Dünya Kupası” olarak tanımlamış olsa da, belirli ülke vatandaşlarına yönelik giriş kısıtlamaları ve yoğunlaştırılmış vize uygulamaları bu söylemin pratikte imkansız hale getirmiştir. Yapılan değerlendirmelerde, eyahat kısıtlamalarından doğrudan veya dolaylı olarak etkilenen ülkelerin toplam nüfusu dikkate alındığında yaklaşık 1 milyar insanın isteseler de Dünya Kupasına katılmalarının imkansız olduğu sonucunu doğurmuştur7. Bu durum yalnızca taraftarları değil; gazetecileri, sivil toplum temsilcilerini, spor görevlilerini, aile bireylerini ve diğer paydaşları da etkilemektedir. Sonuç olarak Dünya Kupası’nın tarihsel olarak taşıdığı “küresel buluşma noktası” niteliği zayıflamakta ve organizasyonun evrensellik iddiası ile fiili erişim koşulları sebebiyle anlamını yitirmektedir.
Trump yönetimin uygulamaya koyduğu vize ve göçmenlik kuralları Dünya Kupası tarihinde daha önce benzeri görülmemiş Trump tarzı “ev sahipliği” örneklerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Geçmiş Dünya Kupalarında güvenlik kontrolleri, vize prosedürleri veya diplomatik krizler yaşanmış olmakla birlikte, belirli ülke vatandaşlarının turnuvaya erişiminin sistematik biçimde tartışma konusu hâline geldiği ve uluslararası spor kamuoyunda geniş yankı uyandırdığı bir örneğe rastlamak güçtür.
Trump tarzı bu abes ev sahipliği anlayışının en çarpıcı örneği vize engeli sebebiyle ABD’ye girişi reddedilen Somalili FIFA hakemi Omar Abdulkadir Artan‘ın ülkesine dönmek zorunda kalmasıdır. Vize reddinin resmî gerekçesi doğrudan milliyet, etnik köken veya ırka dayandırılmamış olmakla birlikte, ABD makamları red gerekçesini somut bir delil olmaksızın Artan’ın terör iltisaklı kişi olarak açıklamışlardır8. FIFA yasanan krizi UEFA süper kupa finaline UEFA tarafından Artan’ın hakem olarak atanması ile tleafi etmeye çalışmış olsa da FIFA’nın hükümetlerin etki yasağı kuralı ve FIFA’nın yıllardır savunduğu “futbol herkes içindir” söylemi yerlebir olmuştur. Nitekim Dünya Kupası’nın genişlemesi teorik olarak daha fazla ülkenin ve daha fazla insanın organizasyona katılımını hedeflerken, uygulanan göç ve vize politikaları aynı anda bu katılım alanını daraltan bir etki yaratmaktadır. Böylece organizasyon, niceliksel olarak büyürken erişilebilirlik bakımından tarihin en zor erişilen kupasına dönüşmüştür.
1936 Berlin Olimpiyatları’nda IOC, Nazi Almanyası’nın ayrımcı uygulamalarını engelleyememişti. Tam tersine 1936 Olimpiyat Oyunları Hitler rejiminin Dünya ölçeğinde propaganda aracına dönümüştü. 2026 Dünya Kupası’nda ise FIFA, ABD’nin göç ve sınır güvenliği politikaları karşısında kendi görevlendirdiği bir Dünya Kupası hakeminin dahi organizasyona katılımını güvence altına alamamıştır. Haiti ve Özbekistan milli takımları “kötü muamaele uygulamaları” kapsamında değerlendirilecek şekilde sınır kontrol ve üst aramasına tabi tutulmuştur. Irak Milli Takımı’nın yıldız golcüsü ve takım kaptanlarından Aymen Hussein, takım kafilesiyle birlikte Chicago O’Hare Havalimanı’na ulaştıktan sonra ABD göçmenlik yetkilileri tarafından sorguya alınarak 7 saate yakın şekilde sorgulandı.
1936 ve 2026’da yaşananlar uluslararası spor örgütlerinin özerklik ve evrensellik söylemlerinin ev sahibi devletlerin egemenlik yetkilerini nobranca kullanması karşısında nedenli kırılgan olduğunu gözler önüne sermiştir. Hazin olan 1936’da ev sahibi olan ülke Irkçı bir Diktatörlükken 2026 Dünya Kupasını düzenleyen ülkenin özgürlüklerin ve demokrasinin beşiği olarak kabul edilmesidir. Bu durum demokratik sistemin ne derece geriye gittiğini göstermesi açısından çok çarpıcıdır.
1936 Berlin Olimpiyatları ile 2026 Dünya Kupası arasındaki hazin benzerliklerden bir diğeri de Spor organizasyonları yöneticilerinin, nobran devlet yönetimlerine karşı takındığı tavırda da kendisini göstermektedir. FIFA Başkanı’nın, 2026 Dünya Kupası sürecinde Donald Trump’a verdiği “Barış Ödülü” ve ABD yönetiminin göç, vize ve sınır politikaları karşısında takındığı pasif, sessiz ve kabullenici tutum, 1936 Berlin Olimpiyatları öncesinde yaşanan tartışmaları hatırlatmaktadır.

Nazi Almanyası’nın başta Yahudiler olmak üzere azınlıklara yönelik ayrımcı uygulamaları nedeniyle oyunların boykot edilmesi çağrıları yükselirken, dönemin Amerikan Olimpiyat Komitesi Başkanı Avery Brundage’ın temel savunması, sporun siyasetten ayrı tutulması gerektiği yönündeydi. Brundage’a göre Olimpiyat Oyunları siyasi ihtilafların değil, sporun alanıydı ve sporcular devletler arasındaki uyuşmazlıkların bedelini ödememeliydi.
Brundage, Nazi Almanyası’na yönelik boykot çağrılarını reddederken Olimpiyat Oyunları’nın siyasi tartışmaların dışında kalması gerektiğini, sporcuların devletler arasındaki uyuşmazlıkların bedelini ödememesi gerektiğini ve Olimpik Hareket’in ev sahibi devletlerin iç politikalarının yargıcı konumuna düşmemesi gerektiğini savunmuştur. Ancak oyunların fiilî sonucu tam tersine gelişmiştir. Berlin Olimpiyatları, Nazi rejiminin uluslararası alandaki en başarılı propaganda faaliyetlerinden biri hâline gelmiş; Almanya, oyunlar aracılığıyla dış dünyaya barışçıl, modern ve düzenli bir devlet görüntüsü sunma fırsatı elde etmiştir.

Rejimin antisemitik uygulamalarının önemli bir bölümü geçici olarak görünmez kılınmış, yabancı ziyaretçiler için özenle hazırlanmış bir vitrin oluşturulmuş ve Olimpiyatların yarattığı küresel ilgi Nazi Almanyası’nın uluslararası meşruiyetini güçlendiren bir araç olarak kullanılmıştır. Böylece Brundage’ın sporun siyasetten ayrılması gerektiği yönündeki yaklaşımı, paradoksal biçimde, sporun siyasallaşmasını önlemek yerine tarihin en güçlü siyasal propaganda kampanyalarından birinin gerçekleşmesine zemin hazırlamıştır. Bu nedenle Berlin Olimpiyatları deneyimi, uluslararası spor kuruluşlarının “tarafsızlık” adına ev sahibi devletlerin politikalarını sorgulamaktan kaçınmalarının, çoğu zaman siyasetin spor üzerindeki etkisini azaltmak yerine görünmez ve denetimsiz hâle getirebildiğini gösteren en önemli tarihsel örneklerden biri olarak kabul edilmektedir.
Aradan yaklaşık doksan yıl geçmiş olmasına rağmen, uluslararası spor yöneticilerinin kullandıkları gerekçelerde dikkat çekici bir süreklilik gözlenmektedir. Bugün FIFA da benzer biçimde, göç ve vize politikalarının devletlerin egemenlik alanına girdiğini, FIFA’nın bu alanda belirleyici bir yetkiye sahip olmadığını ve organizasyonun siyasi tartışmaların üzerinde tutulması gerektiğini vurgulamaktadır.
Ancak bu söylem ciddi derecede ironiktir. Çünkü FIFA, bir çok örnekte, federasyon seçimlerine müdahale eden hükümetleri askıya almakta, siyasi semboller taşıyan formaları yasaklamakta, tribünlerde açılan pankartlar nedeniyle kulüpleri cezalandırmakta ve siyasi tarafsızlığı futbolun temel ilkelerinden biri olarak sunmaktadır. Başka bir ifadeyle FIFA, sporun siyaset tarafından etkilenmesine karşı son derece hassas davranırken, ev sahibi devletin uygulamalarının doğrudan Dünya Kupası’nın katılımcı yapısını etkilemesi karşısında çok daha pasif bir pozisyon benimsemektedir.
FIFA kendi normatif söylemi ile kurumsal davranışı arasındaki tutarlılıkta ciddi bir tezata imza atmaktadır. İnsan hakları, ayrımcılık yasağı ve kapsayıcılık ilkelerini temel değerler olarak ilan eden bir kuruluşun, aynı dönemde belirli ülke vatandaşlarının, hakemlerin, gazetecilerin veya taraftarların organizasyona erişimini zorlaştıran uygulamalar karşısında sessiz kalması, kaçınılmaz olarak çifte standart eleştirilerini beraberinde getirmektedir.
1936 Berlin Olimpiyatları ile 2026 Dünya Kupası arasındaki en dikkat çekici benzerlik de burada ortaya çıkmaktadır. Her iki dönemde de uluslararası spor yöneticileri, sporun siyasetten bağımsız kalması gerektiğini savunmuşlardır. Ancak bu savunma, paradoksal biçimde, ev sahibi devletlerin siyasal tercihlerinin spor organizasyonları üzerindeki etkilerinin sorgulanmamasına hizmet etmiştir. Böylece “spora siyaset karışmamalıdır” söylemi, sporun siyasal etkilerden korunmasının değil, belirli siyasal tercihlerin görünmez kılınmasının aracı hâline gelebilmektedir.
Sonuç
Uluslararası Spor Organizasyonları, yüzyılı aşkın süredir sınırları aşan, farklı dilleri, dinleri, kültürleri ve siyasal görüşleri bir araya getiren eşsiz bir toplumsal olgu olarak varlığını sürdürmektedir. FIFA başta olmak üzere Uluslararası Spor Örgütleri de kuruluşlarından bu yana sporun evrenselliğini, kapsayıcılığını ve birleştirici gücünü kendi kurumsal meşruiyetlerinin temel dayanaklarından biri olarak sunumuşlardır. Ne var ki 2026 FIFA Dünya Kupası süreci, bu söylemin FIFA ölçeğinde ne ölçüde hayata geçirilebildiği sorusunu yeniden gündeme taşımıştır.

FIFA, bir taraftan siyasi tarafsızlığı, ayrımcılık yasağını ve sportif özerkliği savunurken; diğer taraftan ev sahibi devlet olan ABD’nin göç, vize ve sınır politikalarının Dünya Kupası’nın erişilebilirliği üzerindeki etkileri karşısında pasif ve sesiz bir tutum sergilemiştir. Somalili hakeminin ülkeye girişinin engellenmesi, belirli ülke vatandaşlarının turnuvaya erişimlerinin fiilen zorlaştırılması, bazı milli takım mensuplarına ve taraftarlara yönelik farklılaştırılmış uygulamalar ile FIFA’nın insan hakları söylemi arasında ortaya çıkan çelişki, sporun evrenselliği iddiasının yalnızca teorik bir ilke olmadığını, somut sonuçlar doğuran bir normatif taahhüt olmasının ne kadar önemli olduğunu ortaya çıkarmıştır. Trump gibi tüccar bir otokrat karşsında ve FIFA’nın sporun etik değerlerindense kapitalist kar hırsını öncelediği bir süreçte FIFA’nın kurumsal saygınlığının ve Oyunun özünün ciddi yara aldığını ifade edebiliriz.
FIFA örneğinde olduğu gibi uluslararası federasyonlar; ulusal federasyonları askıya alabilmekte, hükümetleri mevzuat değişikliğine zorlayabilmekte, sporcuları, kulüpleri ve taraftarları disiplin yaptırımlarına tabi tutabilmektedir. Buna karşılık, ev sahibi devletin egemenlik yetkilerinin kullanımı söz konusu olduğunda aynı ölçüde etkili olamamaktadır. Bu durum, uluskararası spor örgütlerinin bağımsız ve otonom bir hukuki zeminden ziyade, devletlerin izin verdiği ve tanıdığı ölçüde işleyebilen bir normatif düzene sahip olduğu yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir.
1936 Berlin Olimpiyatları ile 2026 FIFA Dünya Kupası arasındaki tarihsel paralellik de bu bağlamda anlam kazanmaktadır. Her iki organizasyonda da uluslararası spor yöneticileri, sporun siyasetten ayrılması gerektiğini savunmuşlardır. Ancak tarih göstermiştir ki spor örgütlerinin siyasetten uzak durma iddiası, çoğu zaman ev sahibi devletlerin politikalarının spor üzerindeki etkilerini ortadan kaldırmamış; yalnızca bu etkilerin sorgulanmasını zorlaştırmıştır. Benzer durum 1978 Arjantinde düzenlenen Dünya Kupasında ortaya çıkmıştır. Avery Brundage’ın Berlin Olimpiyatları öncesinde ileri sürdüğü “spor siyasetin dışında tutulmalıdır” savunması nasıl ki Nazi Almanyası’nın oyunları güçlü bir propaganda aracına dönüştürmesini engelleyememişse, günümüzde de benzer söylemler ev sahibi devletlerin kendi iç politik tutumlarını engelleyememektedir.
Bu nedenle asıl mesele, sporun siyasetten tamamen arındırılıp arındırılamayacağı değildir. Asıl mesele, uluslararası spor kuruluşlarının kendi normatif iddialarına ne ölçüde sadık kalabildikleridir. FIFA, insan haklarına saygıyı, ayrımcılık yasağını, kapsayıcılığı ve futbolun evrenselliğini temel değerleri arasında saymaktadır. Bu değerlerin gerçek anlamı ise yalnızca statülerde, bildirgelerde veya kampanyalarda değil; ekonomik ve siyasi açıdan güçlü devletler karşısında da aynı kararlılıkla savunulabildikleri ölçüde anlam ifade edecektir.
Günümüzde evrensel insani değerlerin ve kurumsal etik ilkelerin gerçek anlamda etkili olabilmesi, bunların yalnızca bildirilerde, statülerde ve normatif metinlerde yer almasına değil, aynı zamanda bu değerlerden doğrudan etkilenen bireyler ve topluluklar tarafından içselleştirilmesine ve uygulanmalarının kararlılıkla talep edilmesine bağlıdır. Zira normların meşruiyeti, yalnızca ilan edilmelerinden değil, somut olaylarda tutarlı ve ayrım gözetmeksizin uygulanmalarından kaynaklanır. Aksi halde değerler sembolik söylemlere, kurallar ise işlevsiz metinlere dönüşecek; hukuk ile uygulama arasındaki uçurum derinleştikçe kurumsal güven, normatif tutarlılık ve toplumsal meşruiyet ciddi biçimde aşınacaktır.
- https://www.hurriyet.com.tr/sporarena/fifadan-haiti-formasina-yasak-43201774 ↩︎
- https://www.espn.com/soccer/story/_/id/38957812/celtic-fined-fans-display-palestinian-flags-ucl-draw ↩︎
- https://www.aa.com.tr/en/sports/uefa-fines-turkey-football-body-for-military-salute/1679863 ↩︎
- https://www.goal.com/en/news/the-dark-story-of-the-dictatorship-behind-argentinas-1978-world-cup-win/1k53qqcgt7r8q19xcawarwgsls ↩︎
- https://www.hrw.org/news/2025/12/03/world-cup-2026-fifa-needs-to-act-on-human-rights ↩︎
- https://www.theguardian.com/football/2026/jan/18/embarrassment-fifa-donald-trump-peace-prize ↩︎
- https://thegctf.org/SportsLaw/Blog/post/a-world-cup-without-the-world-how-trump-s-travel-ban-contradicts-fifa-s-values-by-rasoul-rahmani ↩︎
- https://www.bbc.com/turkce/articles/cz6vwnzwvl2o ↩︎



