Ana Sayfa Ekonomi Dünyanın Ekonomik Ekseni Kayıyor mu?

Dünyanın Ekonomik Ekseni Kayıyor mu?

0
99

Son yıllarda Hindistan ve Çin ekseninde gelişen yeni bir ekonomik güçten bahsedilmektedir.  Doğunun bu iki kadim medeniyeti, ipek ve baharat yolunun güncel ve aktüel versiyonlarının uygulamaya konulmasına dönük olarak geliştirilen projelerin (Bir Kuşak, Bir Yol) yanı sıra gösterdikleri hızlı ekonomik büyüme ile yavaşlama trendinde olan küresel ekonomi içinde birer yıldız gibi parlamaktadırlar.

Ülke 2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014 2015 2016
Hindistan 3.891 8.48 10.26 6.638 5.456 6.386 7.505 8.01 7.107
Çin 9.654 9.4 10.636 9.536 7.856 7.758 7.298 6.9 6.7
Almanya 1.802 -5.609 4.08 3.66 0.492 0.49 1.595 1.721 1.867
Fransa 0.195 -2.941 1.966 2.079 0.183 0.576 0.948 1.067 1.188
Birleşik Krallık -0.627 -4.328 1.915 1.509 1.313 1.911 3.07 2.194 1.806
ABD -0.292 -2.776 2.532 1.601 2.224 1.677 2.37 2.596 1.616
Türkiye 0.845 -4.704 8.487 11.113 4.79 8.491 5.167 6.058 2.876

 Büyüme rakamları (Dünya Bankası)

Bu iki ülke son 20 yıldır dünya ortalamasından ve gelişmiş ülkelerin büyümesinin üstünde büyümektedir.  Bu veriler dikkate alındığında küreselleşme ile birlikte Hindistan ve Çin’in dünya üretim üssü konumuna geldiklerine ilişkin yaklaşım hatalı olmayacaktır.

 

 

Bu büyük çaplı büyüme rakamlarına rağmen her iki ülkede de gelir dağılımındaki adaletsizlik ve yüksek nüfus artış oranları ve her iki ülkenin de büyümelerini dış sermaye kaynaklı olarak temin ediyor olması yapısal sorunlar olarak ortada durmaktadır.

Ucuz İşçilik Döneminin Sonu

Son dönemde Çin ucuz emek gücüne dayalı avantajını ve rekabet gücünü artan ücretler sonucu Hindistan’a kaptırmış görülmektedir.  Çin’de işçi ücretleri saatlik  3 dolara yaklaşırken bu rakam Hindistan’da halen 0,70  dolar seviyelerindedir.  Çin 2017 yılında saatlik ücrette Şili hariç tüm Latin Amerika ülkelerini geçmiş durumdadır.  Bu durum Çin ekonomisinin “ucuz işçilikten” kaynaklanan avantajını kaybetmeye başladığına ilişkin yorumlara yol açmıştır.   Buna ek olarak, Çin’in ekonomik büyümesinde yaşanan yavaşlamada (2008 senesinde yaşanan küresel krizle bağlantılı olsa da bu yavaşlamada yapısal sorunlarında etkisi uzmanlar tarafından dillendirilmektedir) 70’lerde yaşanan petrol krizinden sonra Japonya’nın yaşadığına benzer bir süreç Çin’de de yaşanır mı sorusunun dillendirilmesine yol açmıştır.

Japonya 1951-1973 arasında ortalama yıllık %9’luk bir büyüme oranı yakalamışken bu oran 1973-1993 arasında yıllık ortalama %3,5 seviyesine gerilemiş ve 1993 yılında emlak piyasasında yaşanan çöküşten sonra, Japon ekonomisi büyüme kaydetmemiştir.  Benzer bir durumun Çin içinde gerçekleşmesi ihtimali, globalleşen ekonomik düzende tüm dünya ekonomisi açısından kaygı verici bir sorun olarak ortada durmaktadır.  Özellikle, Çin’de nüfus yaşlanma hızı Japonya’ya nazaran daha hızlı seyretmektedir.  Bu hızlı yaşlanmanın iç talebi özellikle de emlak piyasasında yer alan talebi Japonya’nın 1993’de yaşadığına benzer şekilde düşürme olasılığını daha da güçlendirmektedir.  Buna karşın her iki ülkenin de cari fazla vermeye ve ihracata dayalı büyüme serüveninde, Çin’in ölçek olarak her açıdan Japonya’dan büyük olması, Çin’in emek piyasasının daha esneklik taşıması ve Japonya’ya nazaran daha sağlıklı bir iç talep yaratma imkanları ile belli ölçüde büyüme serüvenine Japon örneğinden farklı olarak devam edebileceği düşünülmektedir.  Bu durum ise Çin’in üretimden tüketime doğru bir everilmeyi gerçekleştirmesi ile mümkündür.

Çin’in yüksek büyüme trendi sonucu yaşadığı dönüşüm, Çin’de fakirlik ile karşı karşıya kalan nüfus oranında da büyük düşüş yaşanmasına yol açmıştır. Bu süreçte, Çin’de geliri günlük 1,90 Dolar altında olan nüfusta hızlı bir düşüş yaşanmıştır.  Dünya Bankası verilerine göre 1990’da nüfusun % 66 günlük 1,90 Dolar altında gelir elde ederken bu oran, 2016 yılında %1.9 kadar gerilemiştir.   Çin’de ekonomik gelişim bu şekilde olumlu seyrederken Çin ile benzer bir yöntem ile ekonomik kalkınmasını sürdüren Hindistan’da ise bu oran Nüfusun % 21’ne tekabül etmektedir (2010 OECD).  Buna rağmen günümüzde halen Çin’de kişi başına düşen gelir Japonya’nın çok gerisindedir.  Bunun temel nedeni Çin’in katma değerli ürün ve teknoloji üretiminde Japonların çok gerisinde olması yatmaktadır.

Çin hükümeti bu artan işçilik maliyetleri ile yitirdiği rekabetçiliği ekonomik dönüşüm programları ile çözmeye çalışmaktadır.  Çin’in ekonomik kalkınmasında 70’li yılların ortasında, insan hakları açısından bir çok sorun barındırmasına rağmen, uygulamaya konulan tarımsal alanların özelleştirilmesi politikası önemli rol oynamıştır.  Bu şekilde Çin kırsalda yer alan işgücünü sanayi bölgelerine yönlendirmiş ve böylece önemli ölçüde sanayi üretiminde ucuz işçilik avantajını eline geçirmiştir.  Buna ek olarak 80 ve 90 yıllarda Çin serbest bölgeler ile yabancı yatırımcıları üretim açısından ülkesini tercih etmeye yönlendiren bir dizi uygulama yürürlüğe koymuştur.  2001 yılına kadar Dünya Ticaret Örgütüne üye olmayan Ülke, bu kuralsız dönemde önemli devlet teşvikleri uygulama imkanı elde etmiştir.  Bu şekilde Çin ucuz işçiliğe dayalı üretim ile ihracata dayalı rekor büyüme trendine girmiştir.  Bu süreçte özellikle 1994 ve 2005 yıllarında Yuan’ın Amerikan Doları karşısında devalüe edilmesi de bu trende itici bir etki sağlamıştır.

1994’den sonra Çin büyük ölçüde cari işlem fazlası vermeye başlamış 2002 yılında bu trend pik yapmış ve kesintisiz bir şekilde 2010 yılına kadar devam etmiştir.  Bu süreçte Çin merkez bankasının Dolar rezervleri önemli ölçüde artmıştır.   Bu artış o denli bir boyuta ulaşmıştır ki ABD ile Çin arasında diplomatik bir sorun teşkil eder boyuta gelmiştir.  Çin dünyanın en büyük yabancı rezervine sahip ülkesi konumundadır. 2014 yılında Çin’in yabancı para cinsinden rezervi 4 trilyon Amerikan Doları seviyesine gelmiştir(bu rakam Almanya’nın 2014 yılındaki GSYH eşittir).  Bu rakam 2016’da 3.12 trilyon dolara inmiş olmasına rağmen, Çin halen dünyanın en büyük yabancı para cinsinden rezervine sahip ülkesi konumunu korumaktadır.  Çin’in rezervlerinin %67’si, Amerikan hükümet tahvilleri de dahil olmak üzere dolar cinsindendir. Bugün dünyada en çok dolar milyarderinin Çin’de olması da bu durumun bir diğer göstergesidir.

Çin’in bu denli büyük dolar rezervine sahip olması sonucunda Amerikan ekonomisi ve dolar üzerinde manupilatif hareketlerde bulunma imkanına sahip olduğu yönünde değerlendirmelere yol açmıştır.  Özellikle Trump başkan seçildikten sonra Çin Merkez Bankasını ve Çin hükümetini Amerikan ekonomisine şantaj yapmakla itham etmektedir.  Teorik olarak Çin’in elindeki dolar cinsinden rezervleri bozdurması özelikle hükümet tahvillerini nakde çevirmek istemesi durumunda Amerikan para politikasında yadsınamaz etkilere sebep vereceği açıktır. Ne var ki teoride ciddi riskler barındıran bu senaryonun teknik olarak pratiğe dönmesi pek ihtimal dahilinde gözükmemektedir.

Çin ekonomik açıdan elde ettiği bu başarı ile artık dünya ekonomisi için önemli bir aktör konumuna ulaşmıştır.  Ölçek ekonomisinin büyüklüğü, doğal kaynaklar açısından zengin oluşu Çin’in ekonomik başarı hikayesinin devamı için önemli olsa da Çin kendi içinde ciddi yapısal sorunlar da barındırmaktadır.  Özellikle, otoriter bir hükümet sistemine sahip olması ile hukuk sisteminin sağlıklı ve güvenilir şekilde işlememesi, rüşvet ve şeffaflık gibi konular önemli sorunsallardır.  Çin’in fikri mülkiyet ihlaline dayalı kötü ünü, eğitim sisteminin yaratıcı ve eleştirel olmaktan çok ezbere dayalı olması bu dönüşüm için olumsuzluklar listesinde yer almaktadır.  Bunlara ek olarak Çin’in katma değerli ürünler ve teknolojik ürün üretiminde halen gelişmiş bir çok ülkenin gerisinde kalması Çin için sorun oluşturmaktadır.  Ayrıca ülkenin ihracatının yarısının yabancı sermayeli şirketler tarafından yapılması, Çin’in yabancı yatırımcılar açısından cazibesini korumasını gerekli kılmaktadır.  Ancak, Çin’in ucuz işçilikten kaynaklanan bu çekiciliğini yeni bir ekonomik hikaye ile yenilememesi durumunda bu şirketlerin başka ülkelere yönelmesi çok muhtemeldir.

Çin emek gücü avantajından kaynaklanan ekonomik serüveninin sonuna gelmiştir.  Bu nedenle Çin hükümeti bir dizi önlem almaktadır.  Bunların başında yaşlanan nüfus ile ilgili olarak ileride demografik yapının bozulmasına bağlı sorunları ortadan kaldırmak için ‘’tek çocuk’’ politikasından vaz geçmek olmuştur.  Patentli ve katma değerli ürünlerde öne geçmek amacıyla bir çeşit reform uygulamaya konulmuştur.  Bu kapsamda 2025 yılında dünyada yapay zekada öncü konumda olmak isteyen Çin, 2 milyar dolar harcayarak yapay zeka üssü kuruluşu için çalışmalara başlamıştır.  Çin hükümetinin bu dönüşüm Çin Halk Cumhuriyeti; ‘’Çin’de üretilen’’ ürünler yerine ‘’Çin’de geliştirilen’’ ürünlerin almasını arzulamaktadır.  Bu kapsamda Çin dünya çapında ve tamamen Çin sermayeli yaratıcı ve yenilikçi teknoloji şirketlerine sahip olmaya başlamıştır.

Çin son 5 yılda yapılan patent başvurularında gelişmiş ülkelere yakın performanslar sergilemektedir.  2011 yılında Çin dünyada en çok patent başvurusu yapılan ülke olmuş ve bu alanda ABD o sene geçmiştir.  Çin üreten olmaktan çok icat eden ülke konumuna gelmek ve katma değerli ürenlere ilişkin değişimini sağlamak için GSMH 2,7‘ni ArGe harcayan ABD, Japonya ve Almanya gibi gelişmiş ekonomileri yakalamak zorundadır.  Bu açıdan Çin son yıllarda güçlü atılımlar yapmaktadır ve çoğu OECD ülkesini geride bırakan bir performans sergilemektedir.  Çin ABD patent başvurusu yapan ülkeler arasında da önemli bir hamle yapmış olmasına rağmen halen Almanya, Kore ve Japonya gibi ülkelerin çok gerisindedir.  Aşağıdaki tabloda 1995 ve 2014 yılları arasında Amerikan Patent Enstitüsüne yapılan patent başvurularının ülkelere açısından dağılımı yer almaktadır.  Çin önemli bir artış sağlamasına rağmen halen Almanya, G.Kore ve Japonya’nın çok gerisindedir.  Ancak bu kısa sürede sağlanan bu artış Çin’in dönüşümü için umut vaat edicidir.

Yıllar Çin Brezilya Hindistan Rusya G.Afrika Almanya Japonya G.Kore
1995 62 63 37 98 123 6600 21764 1161
2000 119 98 131 183 111 10234 31296 3314
2005 402 175 1098 272 116 12363 30341 4352
2010 2657 175 1098 272 116 12363 44814 11671
2014 7236 334 2987 445 152 16550 53849 16469

Yıllara İtibariyle Patent Başvuruları

Çin katma değerli ürünlere ilişkin dönüşümü gerçekleştirir ve kendi iç talebini daha sağlıklı ve sürdürülebilir seviyelere çıkarır, yenilenebilir ve alternatif enerji  kaynaklarını devreye sokarak enerji konusunda da kendi kendisine yeter konuma gelir ve kendi savunma sanayini Rus bağımlılığından kurtarır ise gelecekte ABD karşısına belirleyici ülke olarak Rusya’dan daha güçlü ve etkin bir şekilde çıkabilir.

Yukarıda ifade edilen avantajlarına rağmen Çin geleceğe ilişkin dönüşümü için önemli olan teknolojik bağımsızlığını elde edecek yaratıcılığı ortaya koyabilecek midir?  Baskıcı toplumlarda bilimsel gelişimin pek sağlıklı işlemediğine ilişkin olarak Sovyetler örneği karşımızda durmaktadır.  Buna ek olarak, Amerikan Dolarının rezerv para konumunu sürdürdüğü bir dünyada, kural koyucu konumunda olan Amerika ile rekabet etme sorunu Çin’in elemine olmasına yol açabilir.  Bu nedenle Çin hükümeti Amerikan Dolarının rezerv olmadığı bir düzenin inşasına uğraşmaktadır.  Bu amaçla Çin yuan üzerinden işleyen bir petrol borsası girişimindedir.  Ancak Çin ve diğer ülkeleri Dolar hegemonyasından kurtuluş için sanal para gelişimlerini hızla takip etmektedirler.

Sonuç olarak, Çin’in dikkate değer bir ekonomik gelişme seyrettiği ortadır.  Bu değişimin Dünyanın ekonomik eksenin Amerika-Avrupa ekseninden yeni bir eksene kaydığını iddia etmek içinse erkendir.  Çin ve onun müttefiklerinin yeni bir eko-politik denklem oluşturmak için önlerinde uzun ve zorlu bir yol olduğu açıktır.  Bizce dünya ticaretinin Dolar endeksli yapısı kırılmadan veya alternatif modeller belirlenmeden yeni bir ekonomik denklemin hakim ekonomik güç olmasını öngörmek pek gerçekçi olmayacaktır.