Ana Sayfa Politika Ölen Demokrasi Fikri ve Yaklaşan Savaş Riski

Ölen Demokrasi Fikri ve Yaklaşan Savaş Riski

0
72

Dünya demokrasileri, günümüzde büyük bir krizin içerisinde patinaj çekmektedirler. Lübnan, İspanya, Şili,  Hong Kong, Fransa başta olmak üzere birçok ülkede geniş kitlesel halk eylemleri ve  gösteriler yaşanmaktadır

Batı medeniyetinin ve demokrasinin kavramsal olarak ortaya  koyduğu;  katılımcılık, şeffaflık, hesap verilebilirlik gibi birçok kavramının uygulamada sağlıklı bir şekilde  işlemediği ve bunun yarattığı hayal kırıklıklarının sonucu olarak toplumların, özellikle de dar gelirli kesimlerin, demokrasi fikrine  duydukları inancın ve güvenin sarsıldığı kritik bir dönemden geçmekteyiz.

Yaygınlaşan sosyal medya kullanımı ile doğru ve güvenilir haber alma hakkının her gün biraz daha erozyona uğradı bir dönem yaşanmaktadır.  Doğru ile yanlışın,  yalan ile gerçeğin iç içe geçtiği, kitlelerin algı yönlendirme teknikleriyle yoğun bir şekilde, çarptırılmış ve manipüle edilmiş bilgi  ve haberler ile yoğun bir şekilde yönlendirildiği böyle bir dönemin (Nazi Almanyası ve Sovyet Rusya’nın kendi halkına yönelik propagandaları bir taraf bırakıldığında) tarihte daha önce hiç yaşanmadığını dile getirmek yanlış olmaz. 

Post-Truth olarak tanımlanan bu dönemin, toplumsal refaha vurduğu darbelerin öncüleri ile karşı karşıyayız.  Bu döneme ilişkin yaşanacak yıkım, endüstri 4.0’ın kitle işsizliğine etkileri ortaya çıktığında, daha şiddetli ve yıkıcı olarak kendisini gösterecektir. Tüm dünyayı etkileyecek böylesi bir çöküş ile karşı karşıya kalmak kaçınılmaz olacaktır.   

Brexit, 2016 Amerikan başkanlık seçimleri ve daha gün yüzüne çıkmamış ve bilmediğimiz birçok seçim, referandum ve benzeri süreçler de büyük veri kullanımı ile  kitlelerin manipüle edilmiş bilgiler çerçevesinde karar alma süreçlerinin etkilendiği olaylar yaşanmıştır.

Batı toplumları; özellikle Avrupa Birliği ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri, ortaya koydukları ve bugüne kadar  kendilerine ahlaki üstünlük sağladığını iddia ettikleri, demokratik süreçlerin önemli zafiyetler ve sorunlar barındırdığı ile yüzleşmek zorundadırlar.  Ne yazık ki, hem Amerikan toplumu hem de AB üyesi ülkelerin vatandaşları  bu yüzleşmeyi ve hesaplaşmayı sağlıklı bir şekilde bugüne kadar maalesef gerçekleştirememişlerdir.  Demokrasi fikri günden güne zayıflamakta, zihinlerden yavaş yavaş silinen bir imgeye dönüşmektedir.

Irak’ın işgali sürecinde; başta İngiliz kamuoyu olmak üzere, tüm Batı ülkelerinin vatandaşlarına dönük olarak, Irak’ın  kimyasal kitle imha silahlarına sahip olduğu anlatılmıştır.  Irak işgalinin hukuki ve ahlaki dayanağı olan bu iddianın ve buna ilişkin istihbarat raporlarının tamamının yalan ve yanlış verilere dayandığı ortaya konulmuştur.  Bu raporlar doğrultusunda; Batı toplumları, bu haksız ve hukuksuz işgali desteklemeleri yönünde manipüle edilmişlerdir.

Sir John Chilcot

Özellikle Tony Blair yönetimindeki İngiliz hükümetinin; başta parlamento olmak üzere, tüm  İngiliz karar alma mekanizmalarına ve kamuoyuna çarptırılmış, yalan ve yanlış bilgiler içeren raporlar sunduğu ortaya çıkmıştır.  Irak işgalinden sonraki dönemde, ortaya çıkan bu iddiaları araştırmak için Sir John Chilcot başkanlığında İngiliz parlamentosunda oluşturulan komisyon çok geniş kapsamlı bir rapor hazırlamıştır.  Chilcot raporu; Blair hükümetinin İngiliz halkını ve parlamentosunu yanılttığını açıkça ortaya koymuştur.  Ne var ki, o tarihten bu yana İngiltere’de bir tek kamu yetkilisi bu haksız ve hukuksuz işgal ile ilgili hukuki bir takibata muhatap olmamıştır.  Üstüne üstlük, hiçbir İngiliz yetkili Irak savaşında ölen milyonlar adına kamuoyunda bir özür dahi dilememiştir.  Blair sadece, savaş sürecinde İngiliz birliklerinin yetersiz ekipman vs ile savaşa gönderilmesine ilişkin bulgulardan dolayı özür dilemiştir.   Buna karşısn Irak’ın haksız ve hukuksuz şekilde işgal edilmesine ilişkin tek bir kelime dahi etmemiştir.

Batı demokrasileri ve toplumları, kendilerinin ahlaki üstünlüklerine gerekçe kıldıkları değerlere gerçekten bağlılar mı?  Bu soru son zamanlarda ciddi şekilde tartışılmayı hak etmektedir.  Özelikle Türkiye gibi uzun yıllar terör ile mücadele etmek zorunda kalan bir ülke açısından bu soru, son dönemlerde yaşanan olaylardan sonra çok daha berrak bir şekilde zihinlerde yer edinmeye başlamıştır. 

ABC kanalının kullandığı yalan haber

Türkiye, halk diplomasisinin (Public Diplomacy) gereklerini yerine getirmekte eksik davranmış olabilir.  PKK terörü başta olmak üzere, yasadığı sorunlarını Batılı muhataplarına sağlıklı bir zeminde ve düzlemde ifade etmekte hatalar yapmış olabilir.  Ancak, son Barış Pınarı harekâtı sürecinde yaşananları nasıl değerlendirmek gerekir?  Türkiye, batı kamuoyun da bu denli yalnızlaştırılmayı hak eden bir ülke midir?  Türkiye’nin Kürtlere karşı bir kıyım ve katliam yaptığına ilişkin aslı astarı olmayan onca haber ve içeriğin “saygın” medya kuruluşlarında bu kadar kolayca yer alması açısından sorun tek başına Türkiye’nin halk diplomasisinde ki eksikliklerinden mi kaynaklanmaktadır?

1984 Eruh baskınından bu yana geçen 35 sene içerisinde PKK’nın ayrılıkçı terörüne finans, lojistik, ekipman vb anlamında destek veren Batı ülkelerine karşı moral ve ahlaki üstünlüğü Türkiye’nin elde edememesinde, Türkiye’nin birçok hatasından ve eksiğinden bahsetmek mümkündür.  Ancak, Batı ülkelerinin ve toplumlarının iki yüzlü yaklaşımlarının sadece bu konuyla sınırlı olmadığı artık açık bir gerçekliktir.  Türkiye; kendi güvenlik stratejisi kapsamında uyguladığı süreçlerini, kendi vatandaşlarının selameti için geliştirmek zorundadır.  Ne var ki, Türkiye; tüm eksiklikleri ve yanlışlarına rağmen, dünya kamuoyunda yaratılan yönlendirilmiş, yalan ve haksız algının ürünü olan ithamların hiçbirini hak etmemektedir.

Batı demokrasileri ve toplumları, sahip çıkmadıkları değerlerinin yitirilmesinin bedelini Ortadoğu, Afrika veya diğer bölge halklarına ödetmek ile kalamazlar.  Bu ikircikli, yapmacık ve mış tavırlarından kaynaklı ahlaki çöküşü kendi ülkelerinde ve toplumlarında, tüm hücrelerine kadar yaşamak zorunda kalacaklardır.   Demokrasi fikri ve düşüncesi ancak ve ancak, O‘nu hak eden ve O’nun için çabalayanların ellerinde yükselecek ve hak ettiği değeri elde edecektir.  Demokrasi fikrini, kendi kişisel ikballeri uğruna bir araç olarak gören siyasetçiler ile ahlaki olmayan ve ahlakçılıktan öteye geçemeyen ikiyüzlü toplumlar yüzünden, demokrasiler tüm dünyada kan kaybetmekte hatta yok olmanın esiğine gelmektedir.

Demokrasiyi sadece seçim narsistliğine indirgeyen yaklaşım, demokrasi fikrini içi boş bir çuvala çevirmektedir.  Seçim hileleri, büyük veri kullanımı sonucu çarptırılmış veriler ile manipüle edilen karar süreçleri, azgın çoğunlukların tatmin olmayan hezeyanları ile çoğulculuğu yitiren ve çoğunluğun tahakkümüne mecbur kalan demokrasiler gün be gün fikren ölmektedir. 

Tüm dünyada siyasal popülizmin büyük bir hızla artmasında demokrasi fikrinin savunucularının vaatleriyle fiilleri arasındaki çelişki esaslı unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.   Şeffaflık, hesap verilebilirlik, kaynakların verimli kullanımı, karar alma mekanizmalarına katılım vb birçok kavramın işlevsiz kalması ve hatta bu kavramların arkasına saklanarak bu kavramların zıttı uygulama ve davranışların meşrulaştırılması, kitlelerin öfkesini ve sisteme olan güvenlerini yerle bir etmiştir.

Mossack & Fonseca isimli hukuk bürosunun veri altyapısının hacklenmesi ile elde edilen 3 milyondan fazla dokümanın medyaya sızmasıyla başlayan ve Panama leak olarak anılan süreçte demokrasi fikrinin darbe almasına yol açan bir çok gerçek ortaya çıkmıştır.  Birçok batı demokrasinde maliye bakanları da dahil olmak üzere bir çok üst düzey siyasetçi ve yöneticinin vergi kaçırdıkları ortaya çıkmıştır.  Rezillik bununla sınırlı kalmamış, kara para ile mücadele için kurulan birimlerin yöneticisi konumunda olan birçok siyasetçinin de kara para akladıkları ortaya çıkmıştır. 

Eski bir NSA analisti olan Edward Snowden’ın sızdırdığı veriler sonucunda ABD’nin ulusal güvenlik kavramı altında, kişi haklarını ne kadar fütursuzca ihlal ettiğini, müttefiki olan ülkelerin devlet başkanları başta olmak üzere birçok üst düzey yetkilisini dinlettiği ortaya çıkmıştır. 

Julian Assange tarafından sızdırılan veriler ise Dünya’da demokrasi fikrinin savunuculuğunu üstlendiği iddiasında olan ve demokratik olmayan rejimleri yıkmayı ve Irak gibi ülkeleri “özgürlüğüne” kavuşturmak için savaşmayı dahi göze alan ülkelerin ne denli bir yozlaşmanın içinde olduklarını gözler önüne sermiştir.

Ortaya saçılan bu gerçeklere ise batı demokrasilerinin tamamı kayıtsız kalmakta, hatta ulusal güvenlik adı altında bu tür verilerin yayılmasının önüne geçmeye çalışmaktadırlar.  Siyaseti meslek edinmiş, profesyonel siyasetçiler tüm batı dünyasında el birliği ile kendilerinin varlık nedeni olan demokrasi fikrini günden günde yıkmaktadırlar.  Demokrasi fikri, ahlaki bir duruş ile sözde ahlakçılık arasındaki keskin farkın idrakinde olamayan oportünist siyasetçiler tarafından gün be gün kemirilmektedir. Yaptıkların hatanın farkına vardıklarındaysa iş işten geçmiş olacaktır.  

Artan güvenlikçi politikaların ışığında dünyanın üçüncü kez topyekun bir savaşa dolu dizgin gittiğini söylemek aşırı bir karamsarlık olmasa gerek.  Özellikle batı toplumları bu yozlaşmanın önüne geçmeyi başaramazlarsa, kendi tarihsel reflekslerine bağlı kalarak refahlarını ve ekonomik büyüklüklerini devam ettirmek için sömürgeci geçmişlerine kaçınılmaz olarak yeniden sarılacaklardır.  Bu süreç ise insanlığı yıkımı en şiddetli olacak topyekûn bir savaşa hızla götürecektir.       

HENÜZ YORUM YOK

Bir Cevap Yazın